GAZZE’NİN ÇOCUKLARI ve DAVOS’UN RUHU

LÂ İLÂHE İLLALLAH, İBRAHİM HALİLULLAH

(Kitabe Gelecek: Kudüs Surlarının Ana Giriş Kapısı)

Prof.Dr. Mehmet ÇELİK

Canlılar aleminde, insan haricinde hiçbir cins, kendi cinsini yok etmez. Kurtlar kurtları, timsahlar timsahları, kartallar kartalları yok etmez. Tabiat, örneğin bir kartal sürüsüyle, başka bir kartal sürüsünün kavgasına şahit olmamıştır. Bunun tek istisnası, insanoğludur. Tarih boyunca, insanoğlu kendi hemcinsini yok etmekle didinip durmuştur. Bu nedenle tarih, insanoğlunu kendi hemcinsini yok etme sürecidir, diye de tarif edilebilir. İnsanoğlu, bu canavarlığını icat ettiği “meşrulaştırma araçları”yla da, meşru, hatta övünülecek bir olgu haline getirmeyi başarmıştır. Tarih boyunca yapılan katliamlar, dökülen kanlar ve gözyaşı, kutsal bir amacın icrası gibi takdim edilmiştir. Tarihe bakılınca, en fazla kan döken, katliamlar yapan, birçok toplumlara dünyayı zehir eden milletlerin tarihi adeta bir “kahramanlık ve kudsiyet” abidesi gibi takdim edilir. Yeni nesiller, bu kan ve gözyaşı barbarlığını bir kahramanlık ve fazilet destanı şeklinde yeni nesillerine aktarırlar. Her milletin tarihinde, başka milletlere ait coğrafyaları işgal edenler, başka milletleri katledenler kahraman olarak takdim edilirken, bu işi yapmayıp kendi ülkesinin ve halkının refahı için içeride çalışan(sağlık, eğitim, üretim, bayındırlık işlerine kendilerini veren)lar ise, tarihe pasif ve sünepe devlet adamları olarak geçmişlerdir. Kısaca insanoğlu “insan kanı ve gözyaşı” üzerine bir tarih felsefesi kurmuştur. Katile, kahraman elbisesi giydirmiştir. Bu canavarlığını gizlemek için de dini, milliyetçiliği, ideolojileri… meşrulaştırma aracı olarak kullanmıştır. Aslında, fıtrat olarak insanın ruhu temizdir. Ama tarih boyunca, o konjonktürde geçer akçe ne ise, bu canavarlık, o geçer akçe ile meşrulaştırılarak kutsallık zırhına büründürülüp, icra edilmiştir. Böylece toplumların o temiz fıtratı ve vicdanları manipüle edilmiştir. Ne demek istediğimizi sıradan bir beyne sahip insan da anlasın diye, şu örneği herkes gözlerinin önünde canlandırsın ve düşünsün: Dünyanın herhangi bir bölgesinde, kalabalık bir meydanda bir insanın bir köpeği dövdüğünü düşünelim. İnsanların fıtratı, yani tabii refleksleri buna hemen mani olmaya çalışır. Hangi ırk ve coğrafyada böyle bir hadise cereyan ederse etsin, insanlar aynı tepkiyi verirler. Çünkü fıtratları ve vicdanları aynı kaynaktan beslenmektedir. O dövülen veya öldürülmeye çalışılan, nihayetinde bir canlıdır. İnsan fıtratı, buna engel olmayı emreder. Fakat, köpeği döven veya öldürmeye çalışan kişi kalabalığa “bu köpek, kuduzdur” dediği anda, kalabalığın fıtratı tersyüz olur ve toplumun refleksleri tersine döner. Kalabalık da o lince ortak olur ve bu linci gerçekleştirdikten sonra da, bırakınız bir canlının hayatına son verdiklerinden dolayı üzülmeyi, bilakis toplum için iyi ve faydalı bir iş yaptıklarına inanarak, huzur bulur ve bundan mutluluk duyarlar… Meşruiyet çarkı(burada “kuduz”dur) bir cinayeti, “ötekileştirme” yaftasıyla meşrulaştırmıştır. Bu işi icra edenlerin vicdanları rahat ve huzur doludur.

Tarih boyunca, tüm milletlerin siyasî, askerî ve fikrî önderleri kendi milletlerini bu “ötekileştirme” çarkını kullanarak harekete geçirmişlerdir. Ve tarih böyle oluşturulmuş, katillere bu şekilde “kahramanlık” elbiseleri giydirilmiştir. Bu düşüncelerle, en değersiz varlık olan, her gün bastığımız, kirlettiğimiz toprak “gayr – ı menkul” olmaktan çıkmış, kutsî bir zırha bürünerek, uğrunda canlarımızı seve seve feda ettiğimiz “vatan” olmuştur. Sıradan, üç – beş saat içinde kokacak olan cesetler, “şehit”lik kutsal zırhıyla sarmalanarak, yeni nesillerin kahraman mitoslarına dönüştürülmüştür. Yine sıradan bir bez parçası, uğrunda seve seve oluk gibi kan akıtılan “bayrak”a dönüştürülerek, yüreklerin aynı duygularla çarpması sağlanmıştır. Tarih boyunca toplumların ruhu bu değerler, bu kutsiyet zırhlarıyla öylesine yıkanmıştır ki, bu değerlere karşı çıkanlar “hain” damgası yiyerek, yok edilmekle karşı karşıya kalmışlardır.

Tarih boyunca bu “ötekileştirme operasyonu”nda kullanılan bu kudsiyet zırhları, günümüzde de her coğrafyada, her medeniyet havzasında geçerlidir. Konjonktürel olarak meşruiyet araçları değişebilir, ama çark ve hedef aynıdır. Konuyu daha fazla uzatmadan, 60 yıldır Filistin topraklarında akan kanın doğru algılanabilmesi için öncelikle bu kanı dökenlerin “kültürel genetik”lerine bakalım, bu kültürel genetiğin beslendiği kod damarlarına işaret edelim, arkasından da son gelişmeleri değerlendirelim. Önce, Tarih Bilinci Dergisi’nin birinci sayısında yeralan “Tarih Bilinci ve Kültürel Genetik” başlıklı makalemizden bir alıntı yapalım:

“…Öncelikle şunu belirteyim ki, doğru algılayıp sağlıklı değerlendirebilmek için, zihnimizi dezenformasyondan, yani bilgi kirlenmesinden arındırmak zorundayız. Emperyalist amaç ve hedefler için yazılan senaryolar ve sahneye konulan oyunları saf bir seyirci gibi izler ve algılarsak, zihnimiz ve duygu dünyamız olayların peşine takılarak, ucu görünmeyen karanlık bir dehlizde sürüklenmekten kurtulamaz. Neticede meydana gelen olayları tasvip etmesek de, sahneye sürülen yapay sebeplere de hak vermek garabetine düşeriz.

Sömürü duygusu, daha çok şeye sahip olma dürtüsü insanın tabiatında var olan, yani doğuştan sahip olduğu bir duygudur. Tıpkı cömertlik, tıpkı cimrilik, tıpkı cesaret, tıpkı korkaklık gibi… bu duyguları insanoğlu tamamen yok edemez. Aldığı eğitim ve yetiştiği kültürel çevre ile bunları ya törpüleyerek kontrol altına alır veya daha da azdırır. İnsanın ırkî hususiyetleri, inançları, aldığı eğitim ve yetiştiği kültürel çevre onun genetiğine şekil verir. Böylece her milletin, her coğrafyanın, her medeniyet havzasının farklı bir kültürel genetiği ortaya çıkar. Her medeniyet havzasının faklı bir dünya görüşü, farklı bir tarih felsefesi, farklı bir insana bakışı, farklı değer yargıları oluşur.

İbn-i Haldun, yüzyıllar öncesinden bu kültürel genetiğin oluşmasına dikkat çeker. Hatta işi öylesine irdeler ki, iklimin ve yaşanılan coğrafyanın bile insan tabiatı üzerindeki etkisini gözler önüne sermeye çalışır. O’na göre, toplumların kültürel genetiğinin oluşmasında ırkî hususiyetler, dinî inançlar, eğitim, aile, çevre kadar iklim ve coğrafyanın da insan tabiatında menfi-müsbet manada etkisi vardır. Örneğin sert iklimlerde, yüksek coğrafyalarda yaşayan insanların tabiatları da, iklimleri ve coğrafi yapılarına paralel olarak serttir. Örf, adet ve geleneklerine daha sıkı sıkıya bağlı, dışarıdan gelen kültürel erozyona karşı daha dirençli, ilkeleri daha katı ve uzlaşmaya daha kapalıdırlar. Buna mukabil sıcak iklimlerde, sahil bölgelerinde daha yumuşak tabiatlı, daha uzlaşmacı, daha esnek, eğlenceye e günlük yaşamaya daha yatkın ve kültürel erozyona daha açıktırlar. İbn-i Haldun’un bu tespitlerini, hemen hemen herkes gözlemleyerek doğrulayabilir.

Buradan şuraya gelmek istiyorum. Yaklaşık son 15 yıldan bu yana bir Medeniyetler Çatışması ile bunun karşıtı olan bir Medeniyetler İttifakı tezi tartışılmaktadır. Birileri Medeniyetler çatışmasının kaçınılmaz olduğunu ileri sürerken, birileri de medeniyetler ittifakının mümkün olduğunu söylemektedirler. İki tarafın da dikkate alınması gereken önemli gerekçeleri var. Benim amacım bu tezleri burada tartışmak değil…Ben burada, konuyu şuraya getirmek istiyorum: dünyamızda yüzyıllardan beri, yakın dönemde de bölgemizde akan bu kanın ve gözyaşının kültürel genetikle ne kadar ilgisi var ?.. Bu sorunun cevabını almak için somut örneklerle biraz tarihin dehlizlerinde gezinmek gerekir. Konunun rahat anlaşılması için ilk somut örneği Yahudilerden vermek istiyorum. Tarihte soykırım felaketine uğrayan milletlerin başında Yahudiler gelmektedir. Bu nedenle tarih boyunca çok acı çekmişlerdir. Mısırlılar, Hititliler, Asurlular, Babilliler, Romalılar, Hristiyanlık dönemi ortaçağ ve yakınçağ Avrupa’sı ve Hitler Almanya’sı… yüzbinlerce, milyonlarca masum insanın katli… bunlar hiçbir şekilde tasvip edilemez!.. Nabukadnezar’ın,  Titus’un, Endülüste İspanyolların ve Hitlerin katliamları hiçbir gerekçe ile haklılık payı kazanamaz. Ancak bir de madalyonun öbür tarafı vardır. Neden İsrailoğulları bu kadar katliama uğradılar?.. Bunun elbette de birçok sebebi var. Ama kimsenin görmek istemediği bir sebebe burada dikkat çekmek istiyorum. İsrailoğulları’nın kültürel genetiği!.

Evet, İsrailoğulları’nın başlarına gelen bu felaketlerin nedeninin başında bu kültürel genetikleri gelmektedir. Bu kültürel genetik de dini inançlarından kaynaklanmaktadır, bu dini inancın oluşturduğu insana bakışından kaynaklanmaktadır. Özetle, Yahudi İnancı kendi dışındaki insanlığa şöyle bakmaktadır: Tanrı Yahova, kainatı ve insanları yarattı. İnsanlık ailesi içerisinden İsrailoğulları ile bir ahit-antlaşma yaptı. Onları, kendi çocukları, seçilmiş kavim kabul etti. Diğer insanları ise tıpkı hayvan ve bitki mesabesine oturttu. Hayvanlar ile bitkiler, nasıl insanların dünyada hayatlarını idame ettirmeleri için bir araç iseler, onları kesip yemek nasıl günah değilse, zaten işlevleri asıl bu ise, İsrailoğulları dışındaki insanlar da aynı bu mesabededirler: Öldürülebilirler, malları-mülkleri ellerinden alınabilir. Tanrı’nın Şeriatı ise sadece Yahudilerin kendi aralarında geçerlidir. Yani Yahudi Şeriatının temeli olan on emir, örneğin öldürmeyeceksin, çalmayacaksın… gibi, bunlar sadece Yahudilerin kendi ırkdaş ve dindaşlarına karşı uymak zorunda oldukları kurallardır. Diğer insanlar için söz konusu olamaz!

Yahudilerin bu anlayışları, Tevrat’tan kaynaklanmaktadır. Örneğin, Tevrat’ın Tensiye VII/6, 16, X/15, XX/10-14, 16-19,23-24; Çıkış’ın XIX/5-6, XXXII/27-28; Yeşeya’nın XIII,; Levililer’in XX/23-26; I.Samuel’in XV/3; Yeremya’nın L(50)/20-23… bir çırpıda aklıma gelen zikrettiğim Tevrat’ın ilgili bölümlerinde yer alan cümlelere bakarsanız, İsrail’in Lübnan’da giriştiği katliamlarda Yeşa Hahamlar Konseyi’nin fetvasını, hahamların cepheye gönderilen, hatta cephede atılmak üzere düğmesine basılırken takdis ettikleri bombaları ve füzeleri anlamak daha kolay olur. El kadar küçücük Yahudi çocuklarının yaşdaşları olan Lübnanlı çocukların üzerine yağdırılan bombaların üzerine, kendi elleri ile “iyi ölümler” diye yazı yazmalarını da daha rahat anlayacağız. 50 yıldır Ortadoğu’da akan kanı, hahamist-siyonist anlayıştan beslenen bu genetik yapıda aramalıyız. İsrail’in bu kültürel genetiği tarih boyunca kendilerine de huzur vermedi. Milyonlarca masum Yahudi de bu anlayıştan zarar gördü. Ne dünyaya huzur verdiler, ne de kendileri huzur buldular. İsrailli yöneticilerin giriştikleri katliamlar için 50 yıldır ileri sürdükleri bahaneler, bu kan ve gözyaşının akmasını izah etmeye yetmemektedir. Arz-ı Mev’ud anlayışı, hahamist-siyonist ideoloji bu akan kanın temel nedenlerinin başında gelmektedir. Buradan aklı başında, vicdan sahibi İsrailli yöneticilere, bilim adamlarına, sivil toplum kuruluşlarına seslenmek istiyorum: Ortadoğu’daki devletlerin ve halkların toplarından, tüfeklerinden, füzelerinden korkmayınız! Sizin elinizdeki silahlar daha güçlü… Ama Filistinli, Lübnanlı çocukların rüyalarından korkun!.. onların geçirdiği zihinsel ve ruhsal travmalardan korkun!.. 50 senedir hiçbir Filistinli çocuk rüyasında çikolata yerken, top oynarken, çiçek koklarken, annesine sevgi ile sarılırken, okulunda neşe içinde ders yaparken kendini görmedi, göremedi! Hep gökten yağan bombaları, üzerine sürülen tankları, havada uçuşan kol ve bacakları, caddelerde akan kanları, kaldırımlarda yatan cesetleri gördü!..

Bu çocukların da dünyanın başka çocukları gibi güzel rüyalar görmeye, hatta gerçek hayatta olmasa da, rüyalarında bari mutlu olmaya hakları yok mu?.. Bunları, anti-semitik düşüncelerle söylemiyorum. Böyle düşünceler de taşımıyorum. İbrahim’in torunlarının, İsmail ve İshak’ın çocuklarının, yani amcazâdelerin bu şekilde birbirine düşmelerine isyan ediyorum. İsrailin masum halkının, yüreği yanan annelerinin de benimle bu düşünceleri paylaştığına inanıyorum… isyanım bu hahamist-siyonist genetik kültürel anlayışa!.. Bu anlayış hem dünyaya huzur vermeyecektir, hem de Yahudi halkına!”

Bunları, Temmuz 2007’de yazmışız. Şimdi 27 Aralık 2008 ‘e gelelim ve Gazze’de girişilen katliama bakalım. 22 gün 22 gece, tüm dünyanın gözleri önünde, en gelişmiş silahlarla, 1.5 milyon insanın yaşadığı bir şehir havadan, denizden ve karadan bombalandı. Tüm dünyaya “ötekileştirme” için araç olarak “Hamas” gösterildi. ABD, Avrupa Birliği ve dünya basını kontrol ve etki altına alınarak sesleri kesildi ve bu katliam gerçekleştirildi. ABD’nin baskılarıyla BM işlevsiz hale getirildi. Hatta cılız da olsa dünyadaki tepkileri yatıştırmak için bölgeye gelen BM Genel Sekreteri, İsrail’deyken, İsrail uçakları Gazze’deki BM okulunu vurdular, içinde barınan yüzlerce çocuk ve kadın hayatlarını kaybederken, Ban Ki – moon’un sesi bile çıkmadı. İnsanlık alçak bir dünya ile bu alçaklığın siyasal meşrulaştırma aracı işlevi gören Birleşmiş Milletler örgütünün o çirkin yüzüyle birkez daha tanıştı. İnsanlık tarihi, böyle bir “puştluk”u ne gördü, ne de yazdı. Tarih boyunca birçok savaşlar gördü, birçok katliamlar yaşadı insanlık ama bu derece şerefsizce bir “seyir”e şahit olmadı. İnsan hakları, demokrasi söylemleri… Batının ağzında zaten hep kirliydi de, bu derece sırıtkan ve alçak bir çehrenin görüntüsüyle bütünleşmemişti Gazze felaketine kadar. Bu vahşeti burada detaylandırmayacağım, basın – yayın organları bu vahşeti verebildikleri kadar(ülkemizde, Batı medyası bu vahşeti azami derecede gizledi) verdiler. Dünya kamuoyunda bu konudaki fırtına Davos Paneli’yle başladı. Dünyanın bu kirli, sırıtkan ve alçak çehresi, bu süreçte Tayip Erdoğan sayesinde sahnede görüntülenebildi. Bu nedenle Davos’taki bu paneli ele almadan, önce okuyuculara panelle ilgili biraz teknik bilgi verelim.

Panellerin bir formatı vardır: En az iki turlu olurlar… Bu, ana kuraldır. Canınız isterse beş turlu da yapabilirsiniz. Ama ikiden az olamaz. Örneğin dersiniz ki, her konuşmacının süresi 20 dakikadır. 10’ar dakikalık iki tur yapılır… Ki, birinci turda söylenenlere, ikinci turda cevaplar verilebilsin.

Bu panel, 10 gün önce planlanmıştı. Katılımcılarla konuşulmuş ve anlaşılmıştı. Ne olduysa oldu, panele iki gün kala, panel yöneticisi değişti. Yeni yöneticinin kişiliği ve kimliği endişe vericiydi. Washington Post’un köşe yazarı David Ignatius, Harput kökenli bir Ermeni ailedendi, ailenin yarısı Yahudi’dir… Ermeni soykırım tasarısının yılmaz bir savunucusudur… Filistin’e karşı Yahudileri savunan bir yazardır… Yetmedi, AK Parti ve Erdoğan aleyhinde birçok yazıya imza atmıştır.

Bu özgeçmişi, Başbakan ve çevresinde bazı tereddütler yaratmış olmalıdır. Neyse, her şeye rağmen panel gerçekleşti…

Daha baştan bir Yahudi tezgahı olduğu ortaya çıktı. İlk söz BM Gn.Sekreteri(Irkına ihanet etmiş bir ruh hali yüzünden okunan, sömürge görevlisi tavırlı bir zat)be verildi. Ne şiş yansın, ne kebap misali, zülf – i yâre dokunmayan sekiz dakikalık bir açılış konuşması. İkinci konuşmacı bizim Başbakan(12 dk.), üçüncü konuşmacı Amr Musa(Batı uşağı Arap yönetimlerinin o koltuğa oturttuğu, ruhunda gel – gitlerin dansettiği bir garip!), O da 12 dk.

Panel bitmişti… Oyuncular sahadan çekildiler… Peres sahaya buyur edildi, hakem(David Ignatius) kenarda uykuya yattı… Kale bomboş, artık 1947’nin terör örgütü liderlerinden hayatta olan son gerilla sahadaydı… Kale, bomboş ve top ayağındaydı… 25 dakika hiçbir müdahaleye maruz kalmadan boş kaleye kendince goller atıyordu. Ne ofsayt, ne taç, ne korner… hiçbir kural yoktu… Boş kaleye attığı goller yetmiyormuş, bir de saha dışına çıkarılan Erdoğan’a bağıra – çağıra yalanlar üzerine kurulmuş sözlerle hakaret ediyordu. Sonunda, yoruldu ve bıraktı…

Saha kenarına alınan Erdoğan kuralsızlığa isyan etti ve sahaya girmeye çalıştı… Bu sefer hakem engeliyle karşılaştı…

Ve olanlar oldu…

Gerisini bütün dünya canlı olarak seyretti… Herkes bir şok yaşıyordu. Şokun en büyüğünü Simon Peres, Ban Ki – moon ve Amr Musa yaşıyordu… 60 yıldır İsrail’in yaptıklarını, hiç kimse uluslararası platformlarda bu derece açık bir şekilde ifade etmemişti.

Birisi çıktı ve tüm dünyaya “KRAL ÇIPLAK”, dedi…

Bu şaşkınlık içerisinde, en gerçekçi değerlendirmeyi Yunan televizyonu yaptı: “Gezegenimizde herkesin aklında olanı, O seslendirdi!”

Evet, bu cümle gerçeğin apaçık ifadesiydi… Kafalar bulanıktı, 60 yıllık bir örtü, bir Kasımpaşalı tarafından gizlenen hakikatin üzerinden çekilip alınmıştı ve o hakikat çırılçıplak ortadaydı… Gören gözler şoktaydı, ama hakikat de orta yerde çırılçıplaktı!..

Mızrak, artık çuvala sığmıyordu… Dünya şaşkınlık geçirse de, sığmıyordu… Tabii olarak, en büyük şok Türkiye’de yaşanıyordu. Bu örtüyü çekip alan Türkiye Başbakanı’ydı nihayetinde… Türk televizyonları sıcağı sıcağına gelişmeleri ve olacakları seyircilerine duyurmak için o şaşkınlık içinde birbirleriyle yarışıyorlardı. Halkın “Ergenekon Medyası” adını taktığı kanallar, Yalçın Küçük’ün Sabetayist(Yahudi) olduklarını iddia ettiği biri siyasetçi üç diplomatla hemen canlı bağlantıya geçtiler. Bozuk bir plak gibi mealen şunları ifade ediyorlardı: “… bittik, mahvolduk. Bu Başbakan, Türkiye’yi bitirdi. ABD, İsrail bizi bu saatten sonra mahveder… Bu Başbakan, tüm dünyanın terör örgütü olarak kabul ettiği Hamas’ın avukatlığını yaparak, Türkiye’nin ulusal çıkarlarını yok etmiştir. İsrail Cumhurbaşkanı sayın Peres’e hakaret ederek, bölgedeki çıkarlarımızı mahvetmiştir. Kullandığı dil ve üslupla Türkiye’yi tüm dünyada rezil etmiştir…v.s.v.s…”

Bu hava, bir anda Türkiye’ye hakim oldu. Hatta Ergenekon Medyası’nın “Yandaş Medya” diye tanımladığı televizyon kanalları bile bu havadan etkilenerek “Evet, Başbakan’ın söyledikleri doğru ama hakikaten bir üslup sorunu var, biraz daha diplomatik bir dil kullanmalıydı…” yollu yorumlar yapmaya başladılar. Tam bu sisli hava Türkiye’ye hakim olurken, ekranlara “Peres’in Tayip Erdoğan’a telefon açarak özür dilediği” altyazıları düşmeye başladı. Televizyonlara bağlanan gazeteciler ve akademisyenler Başbakan’ın tavrının doğru ve olumlu, hatta gerekli olduğunu izah etmeye başlayınca, o sisli hava dağılmaya başladı. Dünyanın dört bir tarafından olumlu tepkiler gelmeye başlayınca, Ergenekon medyasının Yahudi muhipleri inlerine çekilmek zorunda kaldılar ve seslerini kestiler. Bir – iki günlük sessizlikten sonra, tiyniyetleri gereği, aynı duygularını, bu sefer daha yumuşak bir ambalajla takdim etmeye başladılar: “Efendim, Sayın Başbakan haklı elbet de… Kimse Türkiye Başbakanı’na hakaret edemez… Ancak, uluslararası ilişkilerde diplomatik bir dil kullanmak gerekir. Başbakan’da bir üslup sorunu var, bunu da görmezden gelemeyiz. Moderatör terbiyesizlik yaptı(tabi burada, moderatörü ortaya sürüp Peres’i örtünün altına gizlemek istiyorlar), Başbakan da O’na haddini bildirdi… Ancak umarız ki, bu çıkış Türkiye’nin ulusal çıkarlarına zarar vermez.(Sülo, verecektir diye tüyoyu verdi zaten)… Kem, küm!..”

Bu suret – i haktan görünen kem – kümler sokaktaki bazı vatandaşları etkilemedi değil… Evet, bir sakızdır çiğneniyor ağızlarda: Diplomatik dil!.. Bu iddiayı seslendiren monşerlere kızmamak gerekir doğrusu… Aile çevreleri ve aldıkları eğitimle, bu toprakların kokusu gelen insanlarından ruh dünyaları zaten farklı, bu gerçeği unutmamak lazım… Öncelikle, bir tarihçi ve siyaset bilimci olarak 30 yıllık bilimsel hayatımda şunu gördüm: Diplomatik dil, sahip olduğun gücün dilidir. Eğer bu dilin, sahip olduğun güçle “orantılı” değilse, dilin, diplomatik dil olamaz. Yani argodaki, “paran kadar konuş!” bunu ifade eden en yalın gerçektir. ABD’nin diplomatik dili ile Afganistan’ın diplomatik dili aynı olamaz! Olması, doğru da değildir. Kanunî dönemindeki Osmanlı Hariciyesi’nin diplomatik dili ile Abdülmecid ve Vahdettin dönemindeki Osmanlı Hariciyesi’nin diplomatik dili elbette aynı değildir ve olamaz da… Diplomatik dil, gücünle orantılıdır.

– Bu monşerler, bu ezilmişlik diline alışkındırlar. Bu ülkenin ve bu milletin gücünün idrakinden yoksundurlar. Bunların diplomatik dili, sömürge ülkelerinin diplomatik dilidir. Böyle öğrendiler, böyle eğitildiler ve böyle inandırıldılar. Geçirdikleri şoku, hep art niyetle analiz etmemek lazım; evet, bir kısmının kumaşı bu ülke insanının kumaşından farklı olsa da, tiyniyetlerinin gereğini yapmaya çalışsalar da, önemli bir kısmı aldıkları eğitimin kurbanlarıdırlar. Bu millete, bu milletin tarihine, örfüne, inançlarına, dünya görüşüne karşıdırlar. Bu milletin bu özelliklerinden hazzetmezler… İşin garip tarafı, Batı emperyalizmine başkaldırmış, dağılan bir imparatorluğun küllerinden yeni bir devlet kurmuş Atatürk’ün rozetlerini göğüslerinde taşıyan, her sözlerine besmele gibi Atatürk lafıyla başlayan bu zevat, Atatürk’ün emperyalist Siyonizm hakkındaki görüşlerinden de bihaberdirler.

Bu zevat, Batı basınından aldıkları tüyolarla, Türkiye Batı’dan koparak Ortadoğu’ya dönüş sinyalleri vermeye başladı, yollu söylemleri dillendirmeye ve kendilerince gerçekçi analizler yapmaya kalkıştılar. Bu analizlerinde, Atatürk’ün dış politika çizgilerine sık sık atıflarda bulunuyor, Atatürk’ün hedefinin yeni Türk Devleti’nin Batı dünyasında yeralması olduğunun altı kalın çizgilerle çiziliyordu. İşin doğrusu, bu analizlerde atıf yapılan dış politika kulvarı, Atatürk’ün dış politika çizgileri değil, aksine Türkiye’nin Atatürk sonrası takip ettiği dış politika anlayışıydı. İşin doğrusu bu politik tutum, Atatürk’ün değil, Batı emperyalizminin bize dikte ettirdiği, egemen dünya güçlerinin yazdığı senaryoda bize biçilen figüran bir roldü. Davos’taki bu çıkış, Atatürk’ün dış politika çizgisinden sapma değil, Batı tarafından bize biçilen role uygun elbisenin sırtımızdan çıkarılıp atılmasıydı.

Bizim bugüne kadar Ortadoğu’da takip ettiğimiz politika, ana çizgileriyle şu çerçevedeydi: “Araplardan ve İslam ülkelerinden uzak duralım. Bu bölgenin hiçbir şeyiyle ilgilenmeyelim. Komşuluk ilişkilerimizi bile donduralım. Biz, Batı dünyasıyla entegre olalım.” Bu politik duruş, “Atatürkçülüğün gereği olarak, laik Cumhuriyetin temel ilkelerinden biri” gibi toplum üzerinde psikolojik tahkimatla güçlendirildi. Basın – yayın organlarıyla bu düşünce bir tür “mahalle baskısı” projesiyle hep diri tutuldu. Ortadoğu ve bu bölgenin enerji kaynakları üzerinde emperyal çıkarları olan Batı dünyasının bizim üzerimizdeki temel projesiydi bu ve 60 – 70 yıldır da başarıyla uygulandı. Bu konuda lafı fazla uzatmaya gerek yok. Atatürk’ün Ortadoğu, İslam dünyası ve Filistin meselesi üzerinde gerçek düşünceleri neydi, ona bakmak lazım.

Yıl 1937. Filistin topraklarında İsrail çeteleriyle Filistin halkı arasında çatışmalar hızlanmıştır. Bu bölgede bir İsrail Devleti’nin kurulacağı uluslararası platformlarda İngilizlerin önderliğinde yavaş yavaş dile getirilmeye, dünya basınında da bu konuda haber ve yorumlar yeralmaya başlamıştır. Atatürk, Ortadoğu’daki gelişmeler ve Filistin üzerinde planlanan uluslararası oyunlarla ilgili olarak TBMM’de bir konuşma yapar. Bu uzun konuşmanın Filistin’le ilgili kısmı Bombay Chronicle gazetesinde 27 Temmuz 1937 yılında “Filistin’e el sürülemez, Kemal Paşa Avrupa’yı ihtar ediyor” başlığıyla tüm dünyaya duyuruldu. Atatürk’ün bu demecini devrin İçişleri Bakanı Şükrü Kaya resmi bir yazı ile Başbakanlığa gönderir.(T.C. Dahiliye Vekaleti Matbuat Umum Müdürlüğü, Sayı: 5476/7/1/K)

Atatürk’ün 1937’de TBMM’de yaptığı konuşmanın Filistin’le ilgili çarpıcı satırlarını, hiçbir kelimesine dokunmadan nakledelim:

“…Arapların arasında mevcut olan karışıklığı ve hoşnutsuzluğu kimse bizim kadar bilemez. Biz vakıa(gerçeği ifade edecek olursak) birkaç sene Araplardan uzak kaldık. Fakat şimdi kendimize kafi derecede güvenip ve kudretimizi bildiğimiz için İslamiyet’in mukaddes yerlerinin Musevilerin ve Hristiyanların nüfuzunun altına girmesine mani olacağız.

Binaenaleyh şunu söylemek istiyoruz; buraların Avrupa emperyalizminin oyun sahası olmasına müsaade etmeyeceğiz. Biz şimdiye kadar dinsiz ve İslamiyet’e lakayt olmakla ittiham edildik. Fakat bu ittihamlara rağmen peygamberin son arzusunu yani, mukaddes toprakların daima İslam hakimiyetinde kalmasını temin için hemen bugün kanımızı dökmeye hazırız. Cedlerimizin, Selahaddin’in idaresi altında, uğrunda Hristiyanlarla mücadele ettikleri topraklarda yabancı hakimiyet ve nüfuzunun tahtında(altında) bulunmasına müsaade etmeyeceğimizi haykıracak kadar bugün, Allah’ın inayeti ile güçlüyüz. Avrupa’nın bu mukaddes yerleri temellük etmek(ele geçirmek) için yapacağı ilk adımda bütün İslam âleminin ayaklanıp icraata geçeceğine şüphemiz yoktur!

Bu belgeden yaklaşık 10 yıldır Ortadoğu üzerinde verdiğim konferanslarda bahsettim. Ancak Davos’taki gelişmeler üzerine tam da gündeme uygun düştüğünü gördüm ve bu yazıda kullanmanın iyi olacağını düşündüm.

İşte gördüğünüz gibi, her şey açık seçik ortada. Üstelik kimse kalkıp “Efendim, O Atatürk’ün ilk dönemlerde, konjonktür gereği söylediği sözlerdir” de diyemez. Tarih, 1937’dir.

Şimdi Atatürk’ün bu söylediklerini herkes, Atatürk’ü gözlerinin önünde canlandırarak, şu soruya cevap versin. Bu fotoğraftaki(yani Atatürk’ün söyledikleri) tavır Ecevit – Clinton duruşuna mı benziyor, yoksa Tayyib – Peres tavrına mı?.. Hadi, birazcık haysiyetiniz varsa, kem – küm edip, topu taca atmayın…

Gelelim şu anti – semitizm söylemlerine… Yahudi lobileri, Başbakan’ın bu tavrının anti – semitizmi körükleyeceğini dillendirmeye başlar başlamaz içimizdeki Yahudi muhipleri bunun da üzerine hemen atladılar. Başbakan, suçlamalarının Yahudi milletine karşı olmadığını, bugünkü İsrail hükümetinin takip ettiği politika ve yaptığı katliamlara olduğunu defalarca deklare ettiği halde, yine de bu anti – semitizm lafını dillerinden düşürmediler. Hatta Türkiye’deki Yahudi Cemaati Başkanı Silvyo Ovadya ile bir röportaj yaptılar. Bu röportajda ne Gazze lafı geçiyor, ne katliamdan ve hatta ne de Davos’ta Peres’in yalan, hakaret ve terbiyesizliğinden bahsediliyor. Peki, neden bahsediliyor?.. İstanbul’da bir ilkokuldan…  Üç Türk veledi, Yahudi asıllı bir çocuğun yanına yaklaşmışlar ve tekbir getirmişler… İşte korkunç olan buymuş!.. O kadar da ustaca kurgulanmış bir senaryo ki, yemede yanında yat… Bu konuda söyleyeceklerimi söylemeden önce bir rezerv koyayım. Yazımın başında Yahudilerle ve anti – semitizmle ilgili görüşlerimi bir kez daha hatırlayın, sonra da şu yazacaklarımı okuyun: Bay Silvyo yalan söylüyorsun. Ey gazeteci(Devrim Sevimay) sen de bu yalana çanak tutuyorsun! Bay Silvyo çocukların ruhî yapıları üzerinde bu kadar hassassın ha!.. Peki, Filistinli çocuklar enik mi?.. İsrailli hahamlar Lübnan’daki Filistinli çocuklara fırlatılan füzelerin üstüne, Yahudi çocuklarına “size iyi ölümler” yazılarını yazdırırken niye sesiniz çıkmıyordu?.. Yazıktır, günahtır… Önce insan olun, insanlığınızı hatırlayın… Genetiğinizi temizleyin… Yemin ediyorum, Yahudi çocuklarına bunu Filistinliler yapsalardı, sizden önce ben bu vahşete karşı haykırırdım… Hitler’in yaptıklarını okudukça, masum Yahudiler için nasıl kederlendiğimi bir ben bilirim, bir de Allah!.. Yahudi olmak ayrı şey, Siyonist ideolojiyle hareket etmek ayrı şey…

Haa, anti – semitizm diyerek kimse dünyayı aldatmasın!.. İyi bir yol bulmuş birileri… Demek istiyorlar ki, biz her haltı yiyelim, her türlü vahşeti – katliamı yapalım, ama Dünya sussun!.. Anti – semitizmle demek istedikleri bu!..

Dünyada, anti – semitik düşüncelerin bir daha yeşermesini istemiyorsanız, bu katliamlardan vazgeçin!.. İsrailli yöneticilerin “güvenlik” numaralarını artık kimse yutmuyor… El – Fetih, FKÖ, Hamas diye diye, bakın 1948’deki sınırlarınıza, bir de bugünkü sınırlarınıza bakın… İşgal ve katliamın meşrulaştırma çarkıdır bu “İsrail’in güvenliği” numarası…

Tarih, Simon Peres’in 1994’te aldığı Nobel Barış Ödülü’nü, modern dünyanın alçak yüzünün bir belgesi olarak kaydedecektir. Tarih, 1946’ların teröristini, barış ödüllü(!) de olsa, gerçek yüzüyle kaydedecektir, hiç merak etmeyin!

Bu, Birleşmiş Milletler denen Batı emperyalizminin siyasal meşruiyet çarkının da, hala İsrail’in sınırlarını çizmemesini, bu haliyle üye olarak kabul etmesinin ne anlama geldiğini de tarih kaydedecektir… Vur, sonra barış masaları numaraları çekelim, sonra gene vur, gene barış masaları… Ama her vuruşta, işgal ettiğin toprakları sahiplen… 1948’den bu yana İsrail ve Filistin haritalarına bakın lütfen, kiminki büyümüş, kiminki küçülmüş… Daha ne kadar buna göz yumulacak, bu sınırlar belirlenmeyecek bilemiyorum, ama bildiğim tek hakikat: Bu bebeklerin kanları sadece İsrailli yöneticilerin ellerine bulaşmamış, ABD başta olmak üzere birçok Batılı devletlerin de yöneticilerinin ellerinde bu bebeklerin kanları var!..

Ey İsrailli yöneticiler, dünyanın Yahudilerden nefret etmesini istemiyorsanız, dünyada yeniden bir anti – semitik hava oluşmasını istemiyorsanız, Tayip Erdoğan’ı suçlamadan önce, kendinize bakın! Yahudi milletine, İbrahim’in çocuklarına, Musa’nın şeriatına, Davud’un ruh dünyasına ihanet eden Siyonist – hahamist ideologlardır, siyasetçilerdir. Dünyanın her tarafından bu ideolojiye karşı miting meydanlarını dolduran yüzbinleri, kimse herhangi bir eğitimle eğiterek, bu meydanlarda bağırtmıyor! Daha geçen gün Sivasspor – Galatasaray Fortis Türkiye Kupası maçında olanları lütfen soğukkanlılıkla bir analiz edin… Sivassporlu bir futbolcu maçtan sonra santraya Filistin bayrağını hangi duyguyla dikti?.. Onbinlerce kişi tribünlerde ne için, nasıl ve kime karşı bağırıyordu?.. Kahrolsun sözleriyle İsrail yöneticilerini telin ederken, Balili’yi de bağrına basıyordu. Bu milletin feraseti, anti – semitizmle, hahamist – Siyonist ideolojiyi ayırtetmeye yeter. Lütfen bunları iyi analiz ediniz… Bu insanları kimse ne eğitti, ne de yönlendirdi… Bunun sebebi sizlersiniz… Yarın bu duygu, dalga dalga dünyanın her tarafına yayılır. Kaybeden, İbrahim’in çocukları olacaktır! Milletinizin başına yeni bir felaket dalgasını sizler, kendi ellerinizle hazırlıyorsunuz… Unutmayınız, Allah sabi ve günahsız çocukların katliamı karşısında titrer!.. Arş titrer, gayretullah harekete geçer… Bunu en iyi siz bilirsiniz… Firavunların saltanatı bu çocuk katliamıyla yerle bir olmadı mı?.. Musa’yı, Firavun’un sarayında O Rabbü’l – Alemin büyütmedi mi?.. Bu hahamist – Siyonist ideolojinin Musa’sını sizin aranızdan çıkarmaya O’nun gücünün yetmeyeceğini mi düşünüyorsunuz?..

O topraklarda Musa’nın, İsa’nın ve Muhammed’in ruhları bir arada huzur içinde yaşasınlar, onların çocukları da hep birlikte mutluluk içinde büyüsünler… Kudüs’ün kudsiyeti, Musa’nın da, İsa’nın da, Muhammedin de çocuklarına yeter!

Sion Tepesi’nden şehre bakan Davud, muhteşem mabedinde Yahova’ya secde eden Süleyman, Zeytin Dağı’nda İncil’i vazeden İsa, Harem – i Şerif’ten Mirac’a yükselen Muhammed, bu barış ve güvenlik bölgesinin, taraftarlarınca çocuk katliamı bölgesine dönüştürülmesini hiç isterler miydi? Hayatları boyunca insanlara kardeşliği, iyiliği, doğruluğu, barışı, huzuru… aşılayan bu peygamberlerin ruhaniyetleri bugün üzüntü ve azap içindedir. O kutsal ilkeleri(Örneğin: Öldürmeyeceksin) sadece kendilerine mal edip, başkasına hayat hakkı tanımayanlar, peygamberlerin müntesipleri olma iddiasına bulunamasınlar!

Ey insanlık tarihinin önderleri! Ey hak ve adaletten bahseden insan hakları savunucuları! Ey yeni dünya döneminin efendileri!.. Gelin tarih boyunca ismi ile ters düşen bu bölgenin bağrını kandan, gözlerini yaştan kurtarın… Musa’nın, İsa’nın, Muhammed’in ruhlarındaki acıyı ve ızdırabı dindiriniz…

Bu topraklar ne sadece Yahudilerin, ne sadece Hristiyanların ne de sadece Müslümanlarındır! Bu topraklar, her üç dinin de kutsal coğrafyasıdır. Bu topraklarda Havra, Kilise ve Cami yan yana hep durmaktadır. Yahudisi, Hristiyanı ve Müslümanı aynı anda huzur ve emniyet içinde Tanrı’ya dua için ellerini semaya açsın! Her üç dinin mensupları eşit haklara ve ağırlıklara sahip olsun…

………….

Daha fazla uzatmayalım. Son olarak şu noktaya da değinerek, yazıyı bitireyim. Monşerler, efendim Türkiye’nin ulusal çıkarları… ve dahi kem – küm numaraları…

Evet, Türkiye’nin ulusal çıkarları… Son yüzelli senedir bu monşerlerin önemli bir kısmının Türkiye’nin çıkarlarına mı hizmet ettikleri ya da uluslararası güçlere teslim olarak, başkalarının mı çıkarlarına hizmet ettikleri meselesi, tartışmaya açık ve başka bir yazı konusudur. Bu konuya şimdilik girmeyelim. Gelelim Davos sonrası, Türkiye nasıl bir fatura ile karşılaşacak?..

Her şeyden önce şunu tespit edelim: Son 60 yılda Türkiye’nin beyni Edirne ile Kars arasına sıkıştırılmıştı. Eğitim – öğretimle, medyayla ve güdülen devlet politikasıyla, bunda başarıya da ulaşılmıştı. Dış politikası Yunanistan’a endeksli, komşularının hepsiyle ilişkileri kötü, başta NATO ve ABD olmak üzere verilen dış yardımlarla yaşamaya çalışan bir ülke…

Dünyada söyleyecek sözü olmayan, içerideki suni problemleriyle uğraşan, bölgesinde de sahneye konan senaryolarda kendisine biçilen rolü oynamaya çalışan, itibarsız bir ülke!.. Gerçek buydu, hoşunuza gitsin – gitmesin, kimse amalarla kıvırmasın… Şimdi durum değişti… 70 milyon bir nüfus, iletişim araçları sayesinde dünyadan haberdar olan bir ülke… Tarihiyle barışmaya doğru adım atan, hafızasını kazanmaya çalışan ve kendine güveni gelen bir ülke… Kendi çocukları okudu, yetişti ve ülke yönetimini eline aldı…

Artık gerek bölgesinde ve gerekse dünyada Türkiye kendi senaryolarını hazırlıyor. Tarihte üstlendiği misyonu hatırladı, kendine güveni geldi. Davos’la bunu tüm dünyaya ilan etti. Bundan sonra ABD de, Avrupa da Türkiye’yi kale almak zorundadırlar. Artık bize sömürge muamelesi yapmayacaklardır, isteseler bile yapamayacaklardır. Emperyalizm, son 50 yıldır birçok ülkeyi kontrol altında tuttuğu medya ve siyasi kadrolarla yönetiyordu. Türkiye’de bu basın karteli kırıldı. Siyasî dinozor – masonist aydınlar artık bu millete yutturamıyorlar. Üçbin yıllık insanlık tarihinde akan koca bir nehri, bir dereye çevirmişlerdi. Ters yöne inşa ettikleri bir kanalda bu dereyi akıtıyorlardı. Bu derenin suyu çoğaldı, tekrar o muhteşem nehir olma sinyallerini veriyor ve yapılan kanala artık sığmıyor; taşıyor, taşıyor, taşıyor ve aslî yatağına yöneliyor… Çer – çöpüyle de olsa aslî yatağına yöneliyor… İçte ve dışta bağırtıların sebebi bu yöneliştir… Filistin’de, Irak’ta, siyahi kıta Afrika’da yeşermeye çalışan, hayata tutunmaya çalışan cılız çiçeklerin umudu, bu nehirdir, bu nehirdeki sudur!..

15 – 20 yıla kalmayacak, Arap ülkeleri başta olmak üzere, üçüncü dünya ülkelerinin Batı emperyalizminin işbirlikçisi olan tüm yönetimleri yerle – yeksan olacak… Gördünüz telaşı, apar topar bu Batı uşağı Arap devletlerinin Dışişleri bakanları Katar’da toplandılar ve bir bildiri yayınladılar: Filistin meselesine Arap olmayanlar karışmasın!.. Emriniz olur beyler. O uşak yönetimleriniz devam etsin diye, bu hırlamalarınız, sokaktaki çocuğu bile artık ürkütemeyecektir. Korku paçalarınızı sardı tabii, çok geçmeden göreceksiniz o sokaktaki ruh, yönetimi teslim alacak. Hiç kimse bundan şüphe etmesin… Bu dalga, yeni bir dünyanın müjdecisi…

Çiçekler katledilse de, bir sabah açacaklardır…

Kaynak