Kırılganım… Kırılganlığım için bir sebep aramıyorum. Kelimeler boğazıma takılıyor, kanırtıyor ve sürekli kan kusuyorum. Dünya kana bulanmış, hem de mazlum ve müstazaf (siyasi ve iktisadi olarak zayıf bırakılanlar) insanların kanına… Zulüm kol geziyor ve insanlar günlük hayatlarına hiç bir şey olmuyormuşçasına devam ediyor, yiyor, içiyor, geziyor, gülüyor ve eğleniyor…

Hüznün sarhoşluğunu özledim… Yüreğim beni terk edecek gibi.. Hayat bu deyip geçmek istiyorum… Ama kendimi ikna edemiyorum. Hüzne bulanmak istiyorum. Derin bir hüzünle yıkanmak ve yeniden aşk üzere düşünmek istiyorum. Yaşam acıya kesilmiş! Acı fışkırıyor her kelimede, ayinde ve eylemde… Acılarım, yaşamın koşulsuz acı üretmesine bağımlı… Dünya yalnızlığı çoğaltıyor ve kendi yalnızlığımla baş başa kalıyorum.
Utanıyorum… Yüreğimdeki sızıyı, sarsıntıyı, acıyı giderme konusundaki çabamdan dolayıdır bu utanç… İnsanlık ölüyor ve ben sessizce oturuyorum, hiçbir şey yapamadan! Yapma gücünü istemeden durmak yoruyor beni… Yoruluyorum, aşksız bir dünyada nefes almak… Yoruyor, sevgisiz bir hayat, aile, sokak, mahalle, şehir, kent ve kendimle didişmem… Nefret bağımlı bir dünya yoruyor, insanların ölümü istatistikî bilgiye dönüşmüş. Yanı başımızda silahsız insanlar öldürülürken biz televizyonun karşısında haberlerini yemek yiyerek veya çay içerek karşılıyoruz. Utanıyorum, çünkü insanlar hak, özgürlükler ve demokrasi adına öldürülüyor.

Dünya büyük bir karartma ile karşı karşıya ve bunun adı konulmuyor. Büyük yalanlar, büyük hakikatler olarak kurgulanıyor ve pazarlanıyor. Her şey tüketim tanrısı adına yapılıyor ve meşruiyetini de oradan alıyor, bunu bilmek cidden bir yorucu… Durumu anlatamamak veya insanların hakikate uzak kalışları ise bir başka yorucu dünyanın eksenini oluşturuyor. Yoruyor, yoruluyor ve yorma bizzat yaşam formunun kendisine dönüşüyor.
Umutlanmak için sebep arıyorum, ama bir türlü umudu bulamıyorum, buldum dediğimde elimden kaçıveriyor sanısı bile ürkütüyor yüreğimi, engin yüreğin daralması iç burkuntusu oluşturuyor bende. Dayanmak, direnmek için dayanmak istiyorum bir saf yüreğe umutlanmanın kendisi olsun diye… Masumiyet yitmiş, saflık bozulmuş, safiyet ise çok uzaklarda… Ama umutlu olmak için bunlar olmazsa olmazlardan değil mi? Haydin namaza gibi haydin saflığa, samimiyete ve safiyete desem…

Uçmak, ayağımı yerden kesmek istiyorum. Yanıltan, yönlendiren ve saptıran bütün unsurlara inat… Destursuz bağa girenlere inat… Varlığımı anlamsızlığın girdabından çekip çıkarmak ve yeniden umuda yaslanmak istiyorum fütursuzca… Samimiyete ve safiyete aşığım… Çünkü umutlanmak için onlara olan ihtiyacımı çok derinden ve yürekten biliyorum… İnsanlık nefreti ancak sevgi ile yenebilir. Saf aşkın yenemeyeceği bir şey yok… Safiyet bütün yalanları deşifre eder, yanılgıları ortadan kaldırır. Saflığın ve safiyetin aynasında umuda tutunarak varlığımı ifşa etmek istiyorum. Bütün zalimlere inat…

Bir sevgi seline kapılmak istiyorum, bütün benliğimle ama safça ve safiyet içinde… Aşkla tutuşmak istiyorum, beşeri her şeyi geride bırakarak sadece aşkın kendisine âşık olmak istiyorum. Kanatlanmak ve sadece kanatlarıma tutunarak en yükseğe tırmanmak istiyorum. Yeryüzünde nefretin yerini sevgi, zulmün yerini adalet, bencilliğin yerini ise paylaşım alana dek… Kötülüğü işaret eden ve iyiliği davet eden bir ışığa dönüşme umuduyla… Hakikat, bütün çıplaklığı ile aydınlatsın bizi, doğru her zaman yalana galebe çalsın… Doğruyu ve hakikati bildiği halde kötülüğün ortadan kaldırılması için bir çaba içine girmeyen insanların derin kırılganlıkları ve yabancılaşmalarını aşana dek…

Acı ve hüzün ikiz kardeş… Dünya bu ise bundan kurtuluşta yok, umudu da tüketiyor. Ama her şeye inat umudu diri tutmak ve aşkla yürümek istiyorum ki yeni umutların varlığını izhar edeyim… Korkmuyorum, tarihin, geleneğin, toplumun ve kültürün zindanından… Her yer zindan olabilir bana… Ama bütün zindanlara inat özgürlüğü kovalayacağım ve ben özgür olduğuma inandığımda İstiklal Şair’inin dediği gibi: ‘Hangi çılgın bana zincir vuracakmış, şaşarım. Kükremiş sel gibiyim bendimi çiğner taşarım’…

Yaşamak, acı ve hüzün üzere ise umudu taşımakta bir sorumluluktur… Bu sorumluluğun gereği hakikat üzere basiretle davranarak bir farkındalık oluşturmak ve yalanın, nefretin ve zulmün ortadan kaldırılmasının imkânlarını yeniden inşa etmektir.

Hayat yenilgiler üzerine kurulu… Yenilgilerden güç alarak yeni yenilgilere yelken açmak ise insana mahsus… İçimdeki yenilgileri büyütüyorum… Hem de derin bir farkındalıkla… Ölüyorum… Çünkü sürekli yaşadığım yenilgiler beni çok yoruyor. Ama ben gerçekten ölümü özlüyorum, aşka doğabilme adına… Bu dünya sevgi ile yaşanabilir, ama insan nankörlüğü yüzünden bunu kavramıyor. Sürekli sevgili eksiltiyor ve ona uygun bir yaşamı içselleştiremiyor. Bu yüzden ben acı çekmesem de insanlık acı çektiği için acıları en derunumda hissediyorum ve bunun verdiği hüznü anlatmak çok zor… Kelimeler, kelimeler, kelimeler, boğazımda diziliyor. Kelimelere yaslanmak ve kelimelerle yürümek istiyorum, kelimelere inat, kelimelerle yoldaşlık etmek ve oradan hayata bakmak…

Sadece yüreğimdeki yangından haberdar edebilirim sizi… Ama bana yangının yakıcılığı ve yanıcılığını sormayın! Çünkü duygular dile gelemeyecek bir zemine yaslandığı söz sukuta dönüşür. Artık konuşma zamanı değil derin bir suskunluk ve sessizlik zamanı… Tıpkı Cahit Koytak dizelerinde olduğu gibi: Vıdı, vıdı, vıdı… Sen sus ki Tanrı konuşsun…

Yenmeyi düşünmeye başladığı zaman insan, yenilgiler tarihi tersyüz oluverir. O yüzden umutla sarılmak ve neşe ile yürümek gerek… Yeni başlangıçlar neşeden neşet eder… Haydin o zaman korkularımızı, geçici tabiata sahip olan korkularımızı geride bırakarak kendimizle yüzleşelim. Bulunduğumuz durum bizi Allah’tan uzaklaştırıyor mu yoksa yakınlaştırıyor mu? Ona göre kararımızı gözden geçirelim ve vira bismillah diyelim…
Unutmayalım, biz yaşarken olup biten her şeyden bizde sorumluyuz… Bu sorumluluğumuzun gereği Ortadoğu ve dünyanın bir çok bölgesinde mazlum ve mahrum insanların öldürülmesine sessiz kalmayalım… Kendi yalnızlığımızın derinliğine gömülerek hayata gözlerimizi yummayalım… Varlığımızı en yüksek perdeden haykıralım ve ana hakka sadakatle başlayalım…

TimeTürk – Abdülaziz Tantik