Emekli ABD’li General Paul D. Eaton 2003-2004 yıllarında Irak’taki Amerikan ordusunun eğitimiyle görevliydi. The New York Times (6 Mayıs 2008) haberine göre, Güneydoğumuzu da içine alan Kürdistan’ın kurulması ve Büyük İsrail’e zemin hazırlanması için şu tespit ve tavsiyeleri dile getirmişti:

“Ankara`yla Iraklı Kürtleri aynı masaya oturtmalıyız”

ABD Irak`ta Dayton`a benzer bir anlaşmaya varmalı. Bütün taraflarla temas kurulmalı ve işe Kuzey Irak`tan başlanmalı. Türkiye`yle Kürt liderleri masaya oturtmalı…

Ordu Başkan Bush`a Irak`taki durumdan bir şeyler kurtarma fırsatı vermiş durumdadır. Başkanın başarısız bir stratejide canla başla ısrar ederek askerleri batağa sürüklemeye devam etmesinden korkmaktayım. Bush, ülkemizin büyük ekonomik ve diplomatik gücünü işe yarar bir biçimde kullanamamaktadır.

Peki diplomatik cephede ne yapılmalı? Birincisi ABD yönetimi eski BM büyükelçisi Richard Holbrooke`tan ve General Wesley Clark`tan Bosna için yaptıklarını Irak için de yapmaları lazımdır.

Bu kez Ohio -Dayton`da müzakere etmek zorunda değiller- müzakere yeri sözgelimi Ürdün`ün başkenti Amman olmalıdır. (İtiraf ediyorum: Hillary Clinton`ın kampanyasını destekliyorum ve onun için danışmanlık yapıyorum.)

Bu da bölgedeki ilgili taraflarla (İran, Ürdün, Kuveyt, Suudi Arabistan, Suriye ve Türkiye) ciddi şekilde temasa geçmek anlamını taşır. ABD arabulucu rolünü oynayacaktır; Bağdat`sa bölgesel görüşmelerde daima güçlü bir katılımcı olmalı ve liderlikten pay almalıdır.

Başlangıç için en kestirme nokta Kuzey Irak olacaktır. İran, Suriye, Türkiye ile Iraklı Kürt liderler Barzani ve Talabani`yi masaya oturtmak şarttır. ABD`nin, Türkiye`den gelen Kürt teröristlerin Türkiye`ye pervasızca saldırmasına göz yumarak Ankara`yı Irak`a asker göndermeye mecbur bırakması saçmalıktır.

ABD bölgesel müzakereleri devreye sokacak ekonomik, diplomatik ve askeri güce sahip bulunmaktadır. Fakat ne yazık ki Bush bunun için gereken aklı ve zekâyı göstermekten uzaktır. Yeni başkan Obama’nın bu konuda daha istekli ve ehil olacağını umut ediyorum.”

Evet, Yahudi asıllı ABD generali, Kürdistan’ın kurulması ve Türkiye’nin parçalanması için, PKK’nın siyasallaştırılması ve Türkiye’nin AKP’li yöneticileriyle Barzani ve Talabani’nin masaya oturtulması gerektiğini vurgulamaktadır. Hayret bundan bir gün sonraki Zaman Gazetesi:

“Barzani: Türkiye ile aramızdaki soğuk rüzgârlar ortadan kalktı” haberini yayınlamıştı

“Irak`ın kuzeyindeki bölgesel yönetiminin Başkanı Mesut Barzani, Türkiye ile ilişkilerin iyiye gittiğini belirterek son görüşmeden sonra iki taraf arasında esen soğuk rüzgârların ortadan kalktığını söyledi.

Mesut Barzani Erbil`in Selahattin kasabasında bulunan karargâhında, başkanı olduğu Irak Kürdistan Demokrat Partisi`nin (IKDP) Dohuk merkez ve ilçe teşkilatlarının sorumlularını kabul etti. Bölgede yayın yapan Kürdistan TV`nin haberine göre, görüşmede Dohuk teşkilatına Türkiye ile gerçekleşen resmi temas hakkında bilgi veren Barzani, Türkiye ile bölge arasında psikolojik engelin ortadan katlığını belirtti. Geçtiğimiz hafta Bağdat`ta Türk heyeti ile Kürt Bölgesi heyeti arasında gerçekleşen resmi görüşmeye değinen Barzani, toplantının yararlı geçtiğini kaydederek şunları bildirdi: Ortada var olan psikolojik engel ortadan kalktı. Başka olumlu adımların da atılmasını bekliyoruz. Türkiye ile ilişkiler iyiye doğru gidiyor. Son görüşmeden sonra iki taraf arasında esen soğuk rüzgârlar ortadan kalktı. Toplantı yararlı geçti.”[1]

Aynı günlerdeki yandaş medyadan Yeni Şafak’taki Tamer Korkmaz (06 Mayıs 2008)

“Kuzey Irak`la Yeni Sayfa” yazısında şunları kusmaktaydı:

“Kuzey Irak`ta iki hafta önce Mesut Barzani ve Neçirvan Barzani dahil tüm üst düzey isimlerle görüşen eski milletvekili Haşim Haşimi “Bölgede artık yeni bir sayfa açıldığından” söz ediyordu

İzlenimlerini Milliyet`teki röportajda Devrim Sevimay`a anlatan Haşimi “Kuzey Irak`ta Türkiye ile bütünleşmekten söz edenler olduğuna” dikkat çekiyordu:

“Çok iyimserler. Diyalog sürecine çok önem veriyorlar. Türkiye bizi kandırmıyor, ne söylediyse gerçekleşiyor diyorlar.”

Haşimi, K. Irak`la yeni bir sayfa açıldığına kanıt olarak MGK`nın 24 Nisan`daki toplantısında alınan “Tüm oluşumlarla görüşülsün” şeklindeki kararını gösteriyordu.

Yeni sürecin “Özal`ın bıraktığı noktaya dönmek olduğuna” işaret eden Haşim Haşimi:

“Özal, Kuzey Irak`la resmi düzeyde görüşmeler yapıyor, temsilcilerini davet ediyor, diplomatlarını Irak`a Kürtlerle görüşmeye gönderiyordu. Şimdilerde bu diyaloga ve karşılıklı güvene dayalı politikanın yeniden benimsendiğini görüyoruz” diyordu.

Peki, “Özal`dan kalan noktaya dönmek” ne anlama geliyordu?

Şu cümleler Haşimi`nin: “Orada bir ABD gerçeği var. ABD`nin sizden, sizin ABD`den bağımsız politikalar geliştirmeniz artık mümkün olamaz. İran, Irak`ta giderek güçleniyor. ABD İran`ı dengelemek için Türkiye`yi K. Irak`ta güçlendirmek istemiş olabilir…” İtirafları, hıyaneti deşifre ediyordu.

Aynı dönemde Başbakanlık Başdanışmanı olan Ahmet Davutoğlu ile Irak Özel Temsilcisi Murat Özçelik son MGK toplantıları sırasında alınan Kuzey Irak`lı gruplarla temas konusundaki kararın ve Dışişleri Bakanı Ali Babacan`ın yaptığı açıklamanın hemen ardından Bağdat`ta Cumhurbaşkanı Talabani ve Kuzey Irak Yerel Yönetimi (KIYY) Başbakanı Neçirvan Barzani ile görüşmelerde bulunmuşlardı. Amerikan talimatıyla yapılan bu görüşmelere:

“Bugüne kadar bu temasın olmaması iki tarafı da yanlış sonuçlara ve yorumlara götürmesinden ve bizim gıyabımızda başkalarının yarım yamalak ve çarpıtarak mesajlarımızı Kuzey Irak`lı Kürt liderlere iletmesinden başka bir sonuç doğurmadı” bahanesi kılıf yapılmıştı.

Bu arada Abdullah Gül; Barzani ile güven oluşturuyordu

Zaten, sokaktaki müthiş tepkilere rağmen Türkiye, Dağlıca baskınına misilleme yapmıyordu. 5 Kasım 2007’de Başbakan Erdoğan ABD`de Bush’la görüşüyor, PKK ‘ortak düşman’ ilan ediliyor, sınır ötesi operasyonlar için ABD’den izin alınacağına söz veriliyordu. “PKK`nın Türkiye ile ABD`yi karşı karşıya getirme planı suya düştü” şeklinde hava atılıyordu. “Türkiye, bölge ülkeleriyle mekik diplomasisi geliştiriyor, ABD Barzani`ye baskı yapmaya başlıyor” diyerek halk aldatılıyordu. 28 Şubat 2008’de sözde ABD’nin siyasi ve teknik desteği ile TSK sınır ötesi hava operasyonlarını başlatıyor, ama nedense dünyadan pek ciddi tepki gelmiyor, ama hiçbir ciddi sonuç alınmıyordu.

24 Nisan 2008’de ise MGK, Kuzey Iraklı Kürtlerle diyalog kararı alıyordu. PKK`nın amacı Türkiye`yi Iraklı Kürtlerle çatıştırıp bölgede bir Türk-Kürt cepheleşmesi yaratarak ABD ve Irak`ı en azından nötralize etmekti. MGK`nın diyalog kararı, bu planı da boşa çıkardı” safsatalarıyla toplum uyutuluyordu.

Kuzey Irak`la ilişkilerde yeni bir dönemece girilirken Kürt sorununun mahiyet değiştirdiği iddia ediliyordu. “Sorun sadece askeri operasyonlarla çözülmez” deniyor, ama askeri operasyonlar devam ediyordu.

Recep Bey’in “beyninin yarısı” ve ABD-AB reklamcısı Mehmet Metiner:

“Nedense Türkiye’de birçok kimse “PKK’nın arkasında Barzani var” şeklinde yaklaşıyor ve yanılıyor. 25 yıllık acılı tarihimiz bize gösterdi ki, PKK ile sadece askeri yöntemlerle mücadele etmek mümkün olmuyor. Bu, devlet katında da kabul görmüş bir yaklaşım. Ama Türkiye’de cesaretle atılması gereken adımlar var. Bu doğru saptama kabul görüyor ama açılım siyasetine hükümetler cesaret edemiyorlar. PKK’nın mobilize edebildiği milyonlarca Kürt yurttaşlarımız var, PKK’nın sosyolojik tabanı üzerinden siyaset yapan Meclis’te bir siyasi partimiz var, Güneydoğu’da belediye başkanlarımız var. PKK’yı sadece dağdaki teröristler olarak görürseniz bunu çözemezsiniz. Sayın Barzani’nin de dediği bu. Sayın Barzani 15 yaşından beri peşmerge olarak babası Molla Barzani’nin yanında bu olayın içinde bulunan, tarihsel bir birikimi olan birisi. Sonuçta asayiş mantığıyla yaklaşırsınız ve karşınızda bir düşman vardır ve çatışırsınız. Ama düşman diye gördüğünüz insanların aileleri, yakınları ülkenizin vatandaşları. Düşman diye nitelendirdiğiniz insanlar da sizin ülkenizin yurttaşları büyük çoğunlukla. Bence Kürt sorunu PKK’dan bağımsız, bir kimlik hakkı olarak ele alınmalı. PKK artık başlı başına ayrı bir sorundur. PKK problemini çözmek istiyorsak, dağdakilerin kabulüne mazhar olabilecek bir proje gerekmektir. Bu teröre taviz değildir, tam tersine bir problemin çözümüne katkıdır. Yoksa 25 yıl daha, PKK’nın gücü azaltılabilir ama bu tedhiş boyut değiştirebilir ve sorun devam eder. Öteki türlü, demokratik çabalarla, anayasal haklarla, vatandaşlık anlayışı içinde çözülebilir. Aslında sorunun çözümüne engel olanların çözümün mümkün olduğunu bildiği halde bunu imkânsızlaştırdıklarını sanıyorum. Çünkü sorundan nemalanmaktalar.” Diyerek PKK’nın avukatlığını yapıyor ve TSK’ya saldırıyordu.

AKP’nin açılımları ve bölücülüğün siyasallaşması

Türk Silahlı Kuvvetleri bölücü terör örgütüne darbe vurdukça terör örgütü ile yandaşları: “Kürt sorununa siyasi çözüm” söylemlerini artırıyordu. Bir soruna çözüm bulmanın ilk koşulu sorunu doğru tanımlamaktır.

Sorunun sadece ekonomik geri kalmışlıktan kaynaklandığını söylemek konuyu çarpıtmaktır. Öyle olsaydı Türkiye’nin diğer bölgelerinde veya toplumsal kesimlerinde de ayrılıkçı hareketler olması lazımdır. Geri kalmışlık terör için uygun bir ortam yaratmakla birlikte ayrılıkçılığın temel nedeni sanmak yanlıştır.

“Kürt Sorununu” demokrasi veya insan hakları ile ilişkilendirmek de yanıltıcıdır. Demokrasi ve insan hakları sorunu sadece bir bölgeye özel değil Türkiye`nin genel sıkıntılarıdır.

“Kürt Sorunu”nun terör sorununa indirgenmesi de yanlıştır. Terör ayrılıkçılığın yöntemlerinden birisidir. Terörle kapsamlı ve çok yönlü mücadele ödünsüz sürdürülmelidir, ancak terör sona erdirilse bile sorun devam edecektir.

Sorun sadece Türkiye`nin kendi sınırları içerisinde de değildir. Dışarıdan desteklenmekte ve dışarıdaki oluşumlarla koşut gitmektedir.

O halde “Kürt Sorunu” denilen şey nedir? Evet, Türkiye’de bir “Kürt Sorunu” vardır. Bu sorunun temelinde ise emperyalizmin Türkiye’yi bölme planı artık görülmelidir. Sevr Anlaşması ile Türkiye`yi bölemeyenler yıllar sonra uygun fırsat ele geçirdiklerini düşünerek bölünmeyi başka yöntemlerle gerçekleştirmek istemektedir. Bunu yaparken demokrasi, insan hakları, barış ve özgürlük gibi değerleri istismar etmektedir.

Önce terör yöntemini denediler. Silahlı Kuvvetlerimizin gücü ve halkımızın duyarlılığı karşısında bunu başaramayacaklarını anladılar. Şimdi “Siyasal Çözüm”den bahsediyorlar. Onlar için siyasal çözüm demek, elebaşları dahil teröristlerin affedilmeleri, bölgeye özerklik verilmesi, bölge kaynaklarına el koymaları ve giderek Irak`ın kuzeyindeki oluşumla birlikte bağımsız bir devlet kurmak demektir. Bizim için ise siyasi çözüm, ülkenin birlik ve bütünlüğünün korunması, ayrılıkçılığa yol açabilecek ödünler verilmemesi demektir.   “Terör bu ülkeye çok zarar veriyor, o halde terörü önlemek için siyasi çözüm bulalım” demek teröre ödün vermektir.

Clausewitz`in ünlü “savaş siyasetin başka yollardan devamıdır” sözü ters çevrilerek silahlı mücadele ile ulaşamayan bir sonuca siyasi yoldan ulaşılmak istenmektedir. Teröristlere af çıkartılması planları, silahları bırakıp siyaset yapmaya davet edilmeleri, yerel yönetimlere özerklik verilmesi gayretleri, bizim düşündüğümüz siyasi çözüm değil, ayrılıkçıların istediği siyasi çözüme götürecektir. Tarihte bağımsızlık kazanan devletlerin hemen hemen hepsinin birdenbire bağımsız olmadıkları, önce etnik temele dayalı ayrıcalık, sonra özerklik ve en sonunda bağımsızlık kazandıkları unutulmamalıdır. Etnik temele dayalı ayrıcalık bir kez tanındığı zaman bunun uzun vadede bağımsızlıkla sonuçlanacağını düşünmemek aymazlık olur. Osmanlı Devletinin nasıl dağıldığını hep birlikte gördük. Terörün sona erdirilmesi için askeri tedbirlerle yetinilmemesi, insanların dağa çıkmalarını önleyecek sosyal ve ekonomik önlemlerin alınması başka bir şeydir, bu önlemleri siyasal çözüm olarak sunmak başka bir şeydir.

Bölücülükle mücadele; ülkeyi bölmek isteyen dış güçlerle ve işbirlikçi çevrelerle birlikte, silahlı çetelerle de mücadele etmek demektir. Bir yandan terörle büyük fedakârlıklarla dağda mücadele ederken diğer yandan bölücü terör örgütünü yıllardır ülkesinde barındıran Kuzey Irak kukla devlet başkanını sırf Amerika istiyor diye baş tacı ederseniz, Ortadoğu`ya yeniden şekil vereceğim diyerek Irak`ın kuzeyinde fiilen bağımsız devlet kurduran ülkeyi stratejik ortak olarak görürseniz, teröristleri besleyen ve koruyan Bölgesel Kürt Yönetimi`nin kalkınması ve refahı için destek verirseniz sorunun özünü kavrayamamışsınız demektir.

İthal tehdit tanımlamaları ile gerçek tehdidi önlemek olanaksızdır. “Küresel Terör” bir ithal tehdit tanımıdır. Küresel terör ABD`nin dünya egemenliği için ortaya attığı hayali bir düşmandır ve ABD`yi vurabilecek terör anlamında kullanılmaktadır. Küresel olmayan, bölgesel amaçları ve imkân kabiliyetleri olan terör, ABD`ye zarar vermedikçe, göz yumulmakta, hatta destek çıkılmaktadır. ABD bu nedenle Irak`ın kuzeyinde yuvalanan örgüte karşı operasyon yapmamızı yıllardır engellemiş ve bizi oyalamıştır. Artık Türk halkının sabrının kalmadığını anladığında ve Türkiye`ye Afganistan, İran, Kosova gibi alanlarda ihtiyacı arttığında sınırlı bir harekâta izin çıkarmaktadır.

ABD`li orgenerallerin terörist örgütle görüşülmesini öngören uyarıları, Başkan Yardımcısı Cheney`in Türkiye`ye gelmeden önce Barzani`yi ziyaret edip pohpohlaması, ABD`nin, bizi teröristleri barındıran Barzani ve Talabani ile muhatap olmaya zorlaması, içerideki “siyasi çözüm” söylemleri ile birlikte değerlendirildiğinde, Türkiye`yi bölmek için büyük bir oyunun oynandığını anlamamak ya ahmaklıktır ya da işbirlikçilik ve alçaklıktır.

Her terörün siyasi bir maksadı vardır. Terörle uluslararası mücadele, sadece bu siyasi ve Siyonist maksada karsı çıkan ülkelerle işbirliği halinde başarılır. Aksi halde terörün siyasi maksadını uygun bulan, bunu bölgesel planlarının bir parçası yapan veya bunda siyası çıkar uman ABD ve AB gibi ülkelerle uluslararası terörizme karşı işbirliği aramak sadece toplumu kandırmaktır. Terör tıpkı savaş gibi bir siyasi mücadele yöntemidir, yönteme karşı işbirliği yapılmaz, onun arkasındaki amaca karşı işbirliği yapılabilir. Terörle uluslararası mücadele, savaşla uluslararası mücadele gibi bir şeydir. İnsanlık savaşı nasıl önleyemedi ise terörü de önleyemeyecektir. Özellikle küreselleşmenin etkisi ile zenginle fakir arasındaki uçurum, gerek ulusal düzeyde gerekse dünya çapında arttıkça terörü besleyen kaynaklar çoğalmaktadır.

“Sonuç olarak, Türkiye sadece bir terör sorunu ile değil,   bölücülük sorunu ile karşı karşıyadır. Türkiye’yi bölmek isteyenler terörle gerekli mesafeyi aldıktan sonra bunu “siyasi çözüm” adı altında yapmak istemeye başlamışlardır. Buna karşı Milli gücümüze ve irademize dayanmadan Türkiye`yi bölme planının sahipleri ile işbirliği yaparak çözüm aramak boşunadır, sorunun bir parçası olmaktır. Ulusal bütünlük ve ulusal güvenlik ancak ulusal güçlerle ve ulusal irade ile sağlanacaktır.”[2]


[1] Zaman / 07 Mayıs 2008

[2] Cihangir Dumanlı – Jeopolitik – Nisan 2008

UFUK EFE