Prof. Dr. Mehmet ÇELİK

Tarih, milletlerin hafızasıdır. Hafızasını kaybeden insan; nasıl dostunu-düşmanını ayırt edemezse, alacağını-vereceğini nasıl bilemezse, geleceğini nasıl planlayamazsa, milletler de böyledir. Hafızasını kaybeden milletler de; dostlarını-düşmanlarını ayırt edemezler, alacaklarını-vereceklerini bilemezler, istikballerini de planlayamazlar. Hafıza kaybı, vizyonun yok olması demektir. Vizyonu olmayan toplumlar, okyanusta pusulası bozuk gemi gibidirler. Konu, daha iyi anlaşılsın diye, basit ve somut bir örnekle izaha çalışalım.

Her şehirde, hatta her ilçede yaşlı insanlardan şu meâlde sözler işitiriz: Ah be Hocam, daha 20 yıl önce şu gördüğünüz alanda bir tek apartman yoktu. Şuralar zeytinlikti, şuralar tarlaydı. Bakın koca koca apartmanlar şimdi var. Buralarda arazi de son derece ucuzdu, kim ne etsin buraları. Kafamızı çalıştırıp şuradan bir tarla veya zeytinlik alsaydık, şimdi bir müteahhide kat karşılığı verseydim, en az 100 daire çıkardı. 50’si bana, 50’si müteahhide. Hiçbir ekonomik sorunumuz kalmazdı…Şimdi, sıradan insanların bu vizyonsuzluğunun zararı kime? Tabii ki kendilerine ve aile efradına. Kapı-komşusu dahil başka kimselere değil. Ama devlet yönetenler, aydınlar…Eğer bunlar vizyonsuzsa, dünyanın nereye gittiğini, 20-30 yıl sonrasını göremiyor ve doğru değerlendiremiyorlarsa, bunun faturası çok ağır olur ve bu faturayı bir millet ve devlet öder.

Yöneticilerin ve aydınların bu vizyonu yakalayabilmelerinin birinci şartı ise, tarih bilincine sahip olmaktır. Bu, tarih bilmekle karıştırılmamalıdır. Kitaplarda yer alan kuru bilgileri ezberlemek, tarih bilinci oluşturmaz. Sağlıklı tarih bilgisinin yanında, mutlaka tarih felsefesi de bilmek, onu iyice hazmetmiş olmak gerekir.

Öncelikle şunu belirteyim ki, doğru algılayıp sağlıklı değerlendirebilmek için, zihnimizi dezenformasyondan, yani bilgi kirlenmesinden arındırmak zorundayız. Emperyalist amaç ve hedefler için yazılan senaryolar ve sahneye konulan oyunları saf bir seyirci gibi izler ve algılarsak, zihnimiz ve duygu dünyamız olayların peşine takılarak, ucu görünmeyen karanlık bir dehlizde sürüklenmekten kurtulamaz. Neticede meydana gelen olayları tasvip etmesek de, sahneye sürülen yapay sebeplere de hak vermek garabetine düşeriz.

Sömürü duygusu, daha çok şeye sahip olma dürtüsü insanın tabiatında var olan, yani doğuştan sahip olduğu bir duygudur. Tıpkı cömertlik, tıpkı cimrilik, tıpkı cesaret, tıpkı korkaklık gibi… bu duyguları insanoğlu tamamen yok edemez. Aldığı eğitim ve yetiştiği kültürel çevre ile bunları ya törpüleyerek kontrol altına alır veya daha da azdırır. İnsanın ırkî hususiyetleri, inançları, aldığı eğitim ve yetiştiği kültürel çevre onun genetiğine şekil verir. Böylece her milletin, her coğrafyanın, her medeniyet havzasının farklı bir kültürel genetiği ortaya çıkar. Her medeniyet havzasının faklı bir dünya görüşü, farklı bir tarih felsefesi, farklı bir insana bakışı, farklı değer yargıları oluşur.

İbn-i Haldun, yüzyıllar öncesinden bu kültürel genetiğin oluşmasına dikkat çeker. Hatta işi öylesine irdeler ki, iklimin ve yaşanılan coğrafyanın bile insan tabiatı üzerindeki etkisini gözler önüne sermeye çalışır. O’na göre, toplumların kültürel genetiğinin oluşmasında ırkî hususiyetler, dinî inançlar, eğitim, aile, çevre kadar iklim ve coğrafyanın da insan tabiatında menfi-müsbet manada etkisi vardır. Örneğin sert iklimlerde, yüksek coğrafyalarda yaşayan insanların tabiatları da, iklimleri ve coğrafi yapılarına paralel olarak serttir. Örf, adet ve geleneklerine daha sıkı sıkıya bağlı, dışarıdan gelen kültürel erozyona karşı daha dirençli, ilkeleri daha katı ve uzlaşmaya daha kapalıdırlar. Buna mukabil sıcak iklimlerde, sahil bölgelerinde daha yumuşak tabiatlı, daha uzlaşmacı, daha esnek, eğlenceye e günlük yaşamaya daha yatkın ve kültürel erozyona daha açıktırlar. İbn-i Haldun’un bu tespitlerini, hemen hemen herkes gözlemleyerek doğrulayabilir.

Buradan şuraya gelmek istiyorum. Yaklaşık son 15 yıldan bu yana bir Medeniyetler Çatışması ile bunun karşıtı olan bir Medeniyetler İttifakı tezi tartışılmaktadır. Birileri Medeniyetler çatışmasının kaçınılmaz olduğunu ileri sürerken, birileri de medeniyetler ittifakının mümkün olduğunu söylemektedirler. İki tarafın da dikkate alınması gereken önemli gerekçeleri var. Benim amacım bu tezleri burada tartışmak değil…Ben burada, konuyu şuraya getirmek istiyorum: dünyamızda yüzyıllardan beri, yakın dönemde de bölgemizde akan bu kanın ve gözyaşının kültürel genetikle ne kadar ilgisi var ?.. Bu sorunun cevabını almak için somut örneklerle biraz tarihin dehlizlerinde gezinmek gerekir. Konunun rahat anlaşılması için ilk somut örneği Yahudilerden vermek istiyorum. Tarihte soykırım felaketine uğrayan milletlerin başında Yahudiler gelmektedir. Bu nedenle tarih boyunca çok acı çekmişlerdir. Mısırlılar, Hititliler, Asurlular, Babilliler, Romalılar, Hristiyanlık dönemi ortaçağ ve yakınçağ Avrupa’sı ve Hitler Almanya’sı… yüz binlerce, milyonlarca masum insanın katli… bunlar hiçbir şekilde tasvip edilemez!.. Nabukadnezar’ın,  Titus’un, Endülüs’te İspanyolların ve Hitlerin katliamları hiçbir gerekçe ile haklılık payı kazanamaz. Ancak bir de madalyonun öbür tarafı vardır. Neden İsrailoğulları bu kadar katliama uğradılar?.. Bunun elbette de birçok sebebi var. Ama kimsenin görmek istemediği bir sebebe burada dikkat çekmek istiyorum. İsrailoğulları’nın kültürel genetiği!.

Evet, İsrailoğulları’nın başlarına gelen bu felaketlerin nedeninin başında bu kültürel genetikleri gelmektedir. Bu kültürel genetik de dini inançlarından kaynaklanmaktadır, bu dini inancın oluşturduğu insana bakışından kaynaklanmaktadır. Özetle, Yahudi İnancı kendi dışındaki insanlığa şöyle bakmaktadır: Tanrı Yahova, kainatı ve insanları yarattı. İnsanlık ailesi içerisinden İsrailoğulları ile bir ahit-antlaşma yaptı. Onları, kendi çocukları, seçilmiş kavim kabul etti. Diğer insanları ise tıpkı hayvan ve bitki mesabesine oturttu. Hayvanlar ile bitkiler, nasıl insanların dünyada hayatlarını idame ettirmeleri için bir araç iseler, onları kesip yemek nasıl günah değilse, zaten işlevleri asıl bu ise, İsrailoğulları dışındaki insanlar da aynı bu mesabededirler: Öldürülebilirler, malları-mülkleri ellerinden alınabilir. Tanrı’nın Şeriatı ise sadece Yahudilerin kendi aralarında geçerlidir. Yani Yahudi Şeriatının temeli olan on emir, örneğin öldürmeyeceksin, çalmayacaksın… gibi, bunlar sadece Yahudilerin kendi ırkdaş ve dindaşlarına karşı uymak zorunda oldukları kurallardır. Diğer insanlar için söz konusu olamaz!

Yahudilerin bu anlayışları, Tevrat’tan kaynaklanmaktadır. Örneğin, Tevrat’ın Tensiye VII/6, 16, X/15, XX/10-14, 16-19,23-24; Çıkış’ın XIX/5-6, XXXII/27-28; Yeşeya’nın XIII,; Levililer’in XX/23-26; I. Samuel’in XV/3; Yeremya’nın L(50)/20-23… bir çırpıda aklıma gelen zikrettiğim Tevrat’ın ilgili bölümlerinde yer alan cümlelere bakarsanız, İsrail’in Lübnan’da giriştiği katliamlarda Yeşa Hahamlar Konseyi’nin fetvasını, hahamların cepheye gönderilen, hatta cephede atılmak üzere düğmesine basılırken takdis ettikleri bombaları ve füzeleri anlamak daha kolay olur. El kadar küçücük Yahudi çocuklarının yaşdaşları olan Lübnanlı çocukların üzerine yağdırılan bombaların üzerine, kendi elleri ile “iyi ölümler” diye yazı yazmalarını da daha rahat anlayacağız. 50 yıldır Ortadoğu’da akan kanı, hahamist-siyonist anlayıştan beslenen bu genetik yapıda aramalıyız. İsrail’in bu kültürel genetiği tarih boyunca kendilerine de huzur vermedi. Milyonlarca masum Yahudi de bu anlayıştan zarar gördü. Ne dünyaya huzur verdiler, ne de kendileri huzur buldular. İsrailli yöneticilerin giriştikleri katliamlar için 50 yıldır ileri sürdükleri bahaneler, bu kan ve gözyaşının akmasını izah etmeye yetmemektedir. Arz-ı Mev’ud anlayışı, hahamist-siyonist ideoloji bu akan kanın temel nedenlerinin başında gelmektedir. Buradan aklı başında, vicdan sahibi İsrailli yöneticilere, bilim adamlarına, sivil toplum kuruluşlarına seslenmek istiyorum: Ortadoğu’daki devletlerin ve halkların toplarından, tüfeklerinden, füzelerinden korkmayınız! Sizin elinizdeki silahlar daha güçlü… Ama Filistinli, Lübnanlı çocukların rüyalarından korkun!.. onların geçirdiği zihinsel ve ruhsal travmalardan korkun!.. 50 senedir hiçbir Filistinli çocuk rüyasında çikolata yerken, top oynarken, çiçek koklarken, annesine sevgi ile sarılırken, okulunda neşe içinde ders yaparken kendini görmedi, göremedi! Hep gökten yağan bombaları, üzerine sürülen tankları, havada uçuşan kol ve bacakları, caddelerde akan kanları, kaldırımlarda yatan cesetleri gördü!..

Bu çocukların da dünyanın başka çocukları gibi güzel rüyalar görmeye, hatta gerçek hayatta olmasa da, rüyalarında bari mutlu olmaya hakları yok mu?.. Bunları, anti-semitik düşüncelerle söylemiyorum. Böyle düşünceler de taşımıyorum. İbrahim’in torunlarının, İsmail ve İshak’ın çocuklarının, yani amcazâdelerin bu şekilde birbirine düşmelerine isyan ediyorum. İsrailin masum halkının, yüreği yanan annelerinin de benimle bu düşünceleri paylaştığına inanıyorum… isyanım bu hahamist-siyonist genetik kültürel anlayışa!.. Bu anlayış hem dünyaya huzur vermeyecektir, hem de Yahudi halkına!

Evet, şimdi de kısaca ikinci bir somut örnek vereyim, ondan sonra konuyu toparlayayım. Son iki bin yıllık tarihe baktığımız zaman, dünyamızdaki kan ve göz yaşının müsebbibi olarak Batı dünyasını görüyoruz. İki bin yıllık tarihi süreçte dökülen kana ve gözyaşına baktığımızda, Çinlilerin, Hintlilerin, Farslıların, Arapların, Türklerin, Afrikalıların  kaale alınacak bir etkilerinin olmadığını görüyoruz. Bu milletlerin iki bin yıllık süreçte akmasına neden oldukları kan, Batı’nın  düzenlediği Haçlı Seferleri’nin sadece bir seferinde  dökülen kana eşit olmadığı gibi, örneğin II. Dünya Savaşı’nda akıtılan kanın yüzde birine bile ulaşmamaktadır. Kan ve şiddetle beslenen  Batı’nın  bu kültürel genetiğinin  tarihi seyrine kısaca bakalım. Roma öncesi Avrupa, tam bir vahşet  dönemi yaşamıştır. O dönem hiçbir ahlaki ve hukuki kuralın işlemediği,  karanlık bir dönemdir. Tek geçerli ilke güçtür! Hem de ahlaksız, merhamet ve vicdandan yoksun  bir güç!.. Roma’yla bir düzen sağlamış ve güce dayanan, ilke ve prensipleri olan bir medeniyet kurulmuştur. Arenalarda  masum insanların hayvanlara parçalattırılması, gladyatörlerin dövüştürülmesi; rakibi karşısında yere düşen  gladyatörün karşısında  ayakta kılıcıyla dikilen  gladyatöre merhamet dileyen gözlerle bakarken,  tribünlerden on binlerce insanın sağ ellerini havaya kaldırarak, başparmaklarını gırtlaklarına doğru hareket ettirip, öldür işareti vererek, hep bir ağızdan “öldür, öldür” diye tempo tutmaları, psikologların çok kolay izah edebilecekleri bir ruh hali olmasa gerek! Kandan ve şiddetten zevk alan, bundan beslenen bu kültürel genetiği, maalesef İsa-Mesih’in  o ilahi mesajı da değiştiremedi. “Birisi sağ yanağınıza vurduğunda, sol yanağınızı da çevirin!” diyen, “sevgi’yi misyonun merkezine yerleştiren o ilahi nefes, maalesef  bu kan ve şiddetle beslenen  kültürel genetiğin  içinde eriyip gitti. İsa’nın o ilahi anlayışı, tam üç yüz yıl, Batı’nın bu vahşi ve kültürel genetiğiyle mücadele etti. Şu yakınımızdaki Kapadokya’nın yer altı şehirleri dile gelse de, vahşi Batı’nın burada döktüğü  kanı haykırsa,  insanlığın kanı donar! Tam üç asır süren  bu kanlı katliamlar sonucunda, İsa-Mesih’in bu ilahi nefesiyle baş edemeyeceğini anlayan Batı,  Onu Büyük Konstantinos’la  kontrolüne alma yolunu seçti. 325 yılında Kiliseyi kurumsal  olarak bünyesine kattı. Batının kan ve şiddete dayanan  kültürel genetiği, kısa bir süre içinde İsa-Mesih’in  o ilahi mesajının ruhunu yok etmeyi başardı. Kilise’nin bizzat kendisi bu genetiğin motor gücü haline geldi. Batı’nın orduları artık imparatorların büstlerini  taşıyarak dünyayı kana boyamıyorlardı. Haç taşıyarak  bu işi daha kutsal gayeler uğruna icra ediyorlardı. Cayseropapizm anlayışını dünyaya hakim kılmak için  yüzyıllarca kendi dindaşlarını, Doğu Hristiyanları’nı  katletmekten çekinmediler. Haçlı Seferleri’yle tüm İslam dünyasını kan gölüne çevirdiler. Kendi içlerinde de Arenaların yerini Enginizisyon mahkemeleri, gladyatörlerin rollerini de masum insanlar üstlenmeye başladı. Yüzyıllarca bu kan ve şiddetin merkezi Kilise oldu. İsa adına koca bir Ortaçağ boyunca ne dünyaya huzur verdiler, ne de kendi insanlarını!: Hristiyanlık emperyalizmin motor gücü hakline gelmişti her şey dünyalık güç elde etmeye endekslenmişti. Papalar, Krallardan daha çok kana susamışlardı. Osmanlı Devleti eski dünyada Batı’nın bu vahşetine son vermişti. Balkan ve Doğu Avrupa’nın haklıda huzura kavuşmuştu. Batı’nın emperyalist ruhu bu sefer okyanuslar ötesi dünyaya yöneldi. Amerika kıtasına ayak basan Kristof Kolomb, Batı’nın bu kanla beslenen kültürel genetiğini bu kıtaya ayak basar basmaz icraya koydu. Kolomb, hatıralarının hemen başında şu satırları kaydeder: Buranın halkı bizi bir düğün halayını karşılar gibi karşıladı. Çadırlarını hemen bize açtılar, sofralarını hemen önümüze koydular. Yalan, dolan, hırsızlık, gasp… Hiçbir şeyi bilmiyorlar. Bizi hemen bağırlarına bastılar, yatakları dahil her şeylerini bizimle paylaştılar…

Sevgili dinleyenlerim şimdi dikkat edin. Bizim kültürel genetiğimizle yetişen bir insan Kolomb’un bu satırlarını okuyunca “Ama ne hoş insanlar, aman ne güzel insanlar…Ne kadar da güzel, medeni ve takdir edilecek hususiyetlere sahipler!” gibi düşünceler aklından geçirir ve onlara karşı takdir duyguları besler değil mi?

Ama Batı’nın kültürel genetiğinde yetişen insanlar böyle düşünemezler. Bakınız Kolomb, bu satırlardan hemen sonra, neler yazıyor: “Okadar saflar ki, ahmaklığın bu derecesini hayal bile edemezsiniz. 5 kişilik silahlı bir kuvvetle dahi bunların hepsini yok etmeye gözüm kesiyor!”

İşte bu Kolomb’un çocukları modern ve hukukun üstünlüğüne inanan, çağdaş devletler kurduklarını iddia ettikleri XVIII. Ve XIX. Yüzyıllarda dahi, başta Afrika olmak üzere dünyanın her tarafında sömürge adını verdikleri,oralara medeniyet götürüyoruz propagandalarıyla beraber kültürel genetiklerinin kan ve gözyaşını da taşıdılar.

Kilise ve İncil de bu alçakça anlayışın motor gücü ve kamuflaj araçlarından biriydi. Pamuk tarlalarında günlük yarım kilo eksik toplayan işçilerin ceza olarak ellerinin kesilmesi, Hindistan’da kendi tekstil sanayileriyle rekabet edemesinler diye dokuma işçilerinin sağ ellerinin kesilmesi, hep bu emperyal kültürel genetik anlayışının marifetleriydi. Dünyayı kana bulayan iki Dünya Savaşı, Japonya’ya atılan iki atom bombası, sadece II.Dünya savaşı’nda 50 milyonun üstünde insanın hayatını kaybetmesi, bu kültürel genetik anlaşılmadan, kolay kolay izah edilemez sanırım.

Batı’nın bu kültürel genetiğini daha rahat anlayabilmek için, iki farklı medeniyetten küçük ve somut birkaç örnek verelim. Müslümanlar Endülüs’te yaklaşık 800 yıl kaldılar. Orayı insanlığın gıpta ettiği bir medeniyet havzasına çevirdiler. Batı dünyası Reform ve Rönesans döneminin ışığını ve materyalini büyük ölçüde buraya borçludur. Vahşi Batı, XV.yüzyılın sonlarına doğru bu medeniyetin izlerini dahi kazıyarak yok etti. 800 yıllık medeniyetten hiçbir şey bırakmadı.

Biz de Balkanlar’da ve Doğu Avrupa’da yaklaşık 400 yıl kaldık ve XX. yüzyılın başında buralardan çekildik. Bakınız Endülüs’te bizim izlerimiz bile yok edilirken, biz 400 yıl kaldığımız Doğu Avrupa ve Balkanlar’dan çekilirken, gittiğimiz günden daha iyi bir durumda bırakarak çekildik. Doğu Avrupa ve Balkanlar’daki milletlerin ne dilleri, ne kiliseleri, ne manastırları, ne kültürleri… hiçbiri kaybolmadı. İsteseydik bu milletlerin bütün kültürlerini, dillerini, dinlerini, kiliselerini manastırlarını… kısaca neleri varsa 400 yıl içinde yok ederdik. Bizi hiç kimse de engelleyemezdi ve çok da kolay başarırdık… niye yapmadık?.. çünkü kültürel genetiğimiz buna maniydi… Haçlılar Kudüs’e girince, kan gövdeyi götürdü… Batılı tarihçiler merd-i Kıptî misali bunu anlatırken şecaat arzederler… Ama Selahaddin Kudüs’e girince, Haçlıların yaklaşık iki asırlık zulümlerine karşı dahi, bir tek kişinin burnunu bile kanatmadı, tek kilisenin çanını kırmadı. Son bir örnekle konuyu bağlayayım: İspanya’da bir festival var: kuleden keçi atma… her yıl bu kulelerden keçiler atılır, halk da ölecek mi, ölmeyecek mi diye bahse girer ve büyük bir zevkle seyrederler. Bu hunharca hayvan katliamı, Batı’nın kültürel genetiğinden kaynaklanıyor. Eğlenceleri bile kan ve şiddet üzerine kurulmuş… böyle bir eğlence anlayışının en ufak örneğini bizim medeniyet havzamızda göremezsiniz. Kültürel genetiğimizde yok… medeniyet havzamızın herhangi bir köşesinde,herhangi bir sokağında sıradan, eğitimsiz ve kültürsüz çocuklarımız dahi toplanıp bir hayvanı öldürmezler, öldüremezler! Küçücük bir örnek de kendi medeniyet havzamızdan vererek, konuyu bağlayalım.         Yunus’un Şeyhi artık yaşlanmış ve hastadır. Baharda çok sevdiği kırlara ve bayırlara artık gidememektedir. Yine bir bahar mevsimi, Yunus odun getirmek için ormana gidecektir. Şeyhi, Yunus’a der ki: Yunus, kırları ve bayırı çok özledim. Ama yaşlı ve hastayım, yerimden kımıldayamıyorum. Gelirken, bir deste kır çiçeği getir de, koklayıp, bir zamanlar gezdiğim kırların ve bayırların hasretini dindireyim!”

Yunus peki der ve gider. Ancak akşam eli boş döner. Şeyhi buna bir anlam veremez ve Yunus’a dönerek, “hani kır çiçekleri, yoksa unuttun mu?” der.

Yunus mahcubiyetten başını öne eğerek, kısık bir sesle, “hayır efendim unutmadım. Ancak koparmak için hangi çiçeğe elimi uzattımsa, baktım ki Allah’ı zikrediyor. O nedenle hiçbirine kıyamadım!”

İşte beyler, iki medeniyet havzasının kültürel genetiği… bir yandan diri diri kuleden keçi atarak, bahse giren, eğlenen bir medeniyet havzasının genetiği, öte yanda bir çiçeği dahi koparamayan bir medeniyet havzasının kültürel genetiği!..

Şimdi yavaş yavaş sonuca gelelim. Günümüzü de rahat algılayabilmek için, bu anlattıklarımızı önce bilimsel bir temele oturtalım, sonra günümüzü ve cereyan eden olayları algılamaya çalışalım.

1989 yılının Biyokimya dalında Nobel ödülünü Amerikalı Profesör Thomas Cech ve Kanadalı Sydney Altman aldı. Bu Nobel ödülünü almalarına sebep olan konu bu anlattığım kültürel genetikle ilgili idi. Bu iki bilim adamı yıllarca insandaki üst beyin ve alt beyin üzerinde bilimsel araştırmalar yaptılar.[1] Sonunda şunu gördüler: İnsanda bulunan üst beyin kendisindeki bilgileri kendisinden sonraki kuşağın alt beynine intikal etmektedir. Yani, bir kuşağın üst beyin bilgileri, kendisinden sonraki kuşağın alt beynine aktarmaktadır. Yani, bir kuşağın üst beyin bilgileri, bir sonraki kuşağın alt beynine RNA (ribonükleik asit)molekülü olarak geçiyor. 1 molekül RNA’da 20 milyon bilgi var. Bu şu demektir: bir insanın alt beyninde, Hz. Adem’e kadar uzanan soy çizgisine, soyatasına ait tüm bilgiler depo edilmiş durumda. Bu her türlü bilgi demek, yani bir insanın alt beyninde adeta bütün bir insanlığın hafızasını taşıyor demektir. Dolayısıyla her millet de kendi milletinin geçmişini genetik olarak alt beyinlerinde taşıyor demektir. Bunu hem müsbet manada, hem de menfi manada anlamak gerekir. Somut bir şekilde formüle edecek olursak, biz geçmişimizin, kendi milletimizin, kendi medeniyetimizin genetiğini alt beynimizde taşıyoruz. Batılılar da  kendi geçmişlerinin, kendi milletlerinin, kendi medeniyetlerinin genetiğini alt beyinlerinde taşımaktadırlar. Kısaca, biz hak, adalet, merhamet, şefkat kokan bir tarihi mirasın genetiğini taşıyoruz, Batılılar ise kan ve göz yaşının, güç ve kuvvetin geçerli olduğu, hak, adalet, merhamet ve şefkat sözcüklerinin dillerinde dahi bulunmadığı bir medeniyet havzasının genetiğini taşımaktadırlar.

Netice olarak, dünyayı son iki bin yıldır kan ve gözyaşına boğan Batı dünyasıdır, Batılı insanın kültürel genetiğidir. Bu dünyayı, kan ve göz yaşına boğan Batı’nın gerekçeleri çok da önemli değildir. Medya gücüyle geniş kitlelerin muhakeme yeteneğini iğdiş edip, bilgi kirlenmesiyle toplulukları dezenformasyona uğratsa da, bu mızrak artık çuvala sığmıyor.

Şu noktayı da vurgulamak istiyorum: Bugünü anlamak için, şöyle bir  20 yıl kadar geriye gidelim. Yıl,1988… Yer, Brüksel. Nato Genel Sekreteri John Galvin, Nato toplantısında, görevinin sona ermesi nedeniyle, veda konuşması yapmaktadır. Konuşmasının ana eksenini, soğuk savaşın sona ermek üzere olduğu, Sovyetlerin dağılmaya başladığını ve hür dünyanın soğuk savaş dönemini zaferle sona erdirdiği gerçeğini belirtmesi oluşturuyordu. John Galvin, sona eren bu süreçle Nato’nun işinin bitmediğini anlatır ve yeni hedefi işaret eder: “…evet, soğuk savaştan galip çıktık. 70 senelik yanıltıdan sonra 1300 senedir asıl sorun teşkil eden hususa gelelim: Bu, İslam ile olan mücadelemizdir!”

Evet, artık hedef bellidir. Batı emperyalizminin, yaşayabilmek için kendisine mutlaka bir düşman bulması gerekiyordu. Artık bu saatten sonra NATO, emperyalizmin askeri kanadı, Birleşmiş Milletler siyasal kanadı, IMF ve Dünya Bankası ekonomik kanadı olarak işlev görecekti. Yeni düşmanın teorik alt yapı bahaneleri ve gerekçelerinin devreye sokulma zamanı gelmişti artık !

Ve… evet Samuel Hungtinton 1993 yılında sahneye çıktı. Medeniyetler çatışması şeklinde işi götürdü, sonra sosyo-politik bir makaleye çevirdi, nihayet 1996’da kitaplaştırdı. Medya ve iletişim araçları sayesinde dünyanın her tarafında aydınlar ve siyaset adamları bu tezi tartışmaya başladılar. Böylece Batı Emperyalizmi hedefine ulaşmıştı. B.O.P.’nin zihnî ve entelektüel alt yapısı tamamlanmıştı. Burada  Hungtinton’u ve tezini tartışmak istemiyorum. Sadece kartvizitindeki birkaç sıfatını söylersem, zannedersem konu herkesin kafasında aydınlanacaktır. Prof. Dr. Samuel Hungtinton Harward Üniversitesi Stratejik Araştırmalar Enstitüsü Başkanı, ABD Milli Güvenlik Kurulu Strateji Direktörü, ABD Siyasal Bilimler Derneği Başkanı, Foreign Affairs Dergisi Kurucusu ve Editörü…

Dünya kamuoyunun zihinsel altyapısı hazır hale getirildikten sonra, sıra ABD ve Batı Kamuou’nun desteğine gelmişti… ve nihayet 11 Eylül, İkiz Kuleler, El-Kaide, Küresel Terör… vs.vs.

B.O.P. için artık her şey hazırdı…

Teo-Politik akla sahip olmayan ve stratejik akıl üreten merkezlere sahip olmayan ülkelerin yöneticileri ve aydınları, sadece sahnede sergilenenleri seyretmekle meşgul idiler… Hala öyle değiller mi?…

Kaynak